Ana Sayfa Röportaj Ahmet Durul’dan Başarılı ve Mutlu Bir Hayatın Sırları

Ahmet Durul’dan Başarılı ve Mutlu Bir Hayatın Sırları

PAYLAŞ

Ahmet Durul; kimilerinin Ahmet hocası, kimilerinin Ahmet abisi, kimilerinin sosyal medyada yazdıklarını sıkı bir şekilde takip ettiği büyük bir bilgi kaynağı ve kimilerinin ise her Perşembe günü Ortaköy House Cafe’de Twitter sohbetlerini 3-4 saat boyunca masadan ayrılmadan dinlediği değerli bir büyüğü.

Twitter’ın bana kazandırdığı ve tanıdıkça daha çok bir şeyler öğrenmek istediğim Ahmet Durul hocamı takip etmenizi ve yazdıklarını okumanızı gerçekten tavsiye ediyorum. Kendisini birkaç yıldır uzaktan takip etmem sonrası, son 2 aydır ise Twitter buluşmalarına da katılarak daha yakından tanıma şansı elde ettim. Ve kendisi beni kırmayarak röportaj teklifimi kabul etti ve ben de o güzel sohbetten yazıya döktüğüm kadarını sizlerle paylaşıyorum…

Kısaca Ahmet Durul’u bilmeyenler için tanıtmam gerekirse; 20 yıl uluslararası bir reklam ajansında yöneticilik, 10 yıl hızlı tüketim maddeleri  (FMCG) sektöründe pazarlama koordinatörlüğü ve 10 yıl da Galatasaray ve Yeditepe Üniversiteleri’nde öğretim üyeliği görevlerinde bulundu. Ömrünün kırk küsur senesini reklam ve pazarlama alanlarına adamış biri olan Durul şimdilerde ise bilgi ve tecrübelerini çevresine aktararak onlara yararlı olmaya çalışıyor.

O bir bilgi ve tecrübe kaynağı, ben ise ondan duyduklarımı sizlere aktarmaya çalışan bir aracı. Ahmet hocanın yaşama dair bu sözlerine bir kulak verelim ve hayatımızda aslında neleri göremediğimize bir de onun gözünden bakalım…

Siz ve Twitter paylaşımlarınızdan yola çıkarsak eğer?

Twitter’ı 140 karakter olduğu için seviyorum. Bana çoğu zaman fazla bile geliyor. 120 karakter bile bana yetiyor genelde. Anlatımı daraltığınız zaman insanların yaratıcılığı daha çok artıyor. Meyvenin suyunu istiyorsan sıkman lazım. Fikirlerin çıkması için de sıkışması gerekiyor. Zamanı kısıtladınız mı ortaya çok güzel şeyler çıkıyor.

Uzun yıllara yayılan yöneticilik, ardından üniversite hocalığı ve şimdi ise Twitter sohbetleri… Bu süreç nasıl gelişti?

Benim haberim yok tabi o zamanlar, bir gün öğrencilerimden bir tanesi çıktı geldi ve dedi ki; “Hocam Twitter diye bir şey var, siz de üye olsanıza. Bu tam size göre. ” Bunu çok seveceksiniz diyerek bana Twitter hesabı açtı. Onun açtığı hesabı hala kullanıyorum. Twitter’a ilk yazdığım zamanlar kime gittiğini bilmeden yazdığım için biraz çekiniyordum. Ben ilk zamanlar büyük harfle yazıyordum, tavsiyeler üzerine bunu düzelttim.  Ne zaman içimden geliyorsa düşündüklerimi paylaşıyorum takipçilerimle. Yazdıklarım bir grup insana çok iyi hitap etti. Ayrıca bunlar benim okulda hocalık yaparken de konuştuğum şeylerdi. Twitter’da konuşur gibi yazıyorum ve insanlar tarafından çok beğenilmeye başlandı gün geçtikçe. Ardından ise bu Twitter buluşmaları başladı…

Twitter’da bulunduğunuz paylaşımlarla günden güne isminiz daha çok konuşulurken, her Perşembe yaptığınız Twitter sohbetlerinizde her yaştan insanı 3-4 saat boyunca oturdukları yerden kalkmamalarını nasıl başarıyorsunuz?

Ben işin temeline dokunduğumun düşüncesindeyim. Yüzeyde bir şeyler yapmıyorum. Bütün anlattıklarım yılların damıtılmasıyla elde edilmiş ve hepsinin üzerinde uzun süre düşünülmüş şeyler.

“İNSANLAR KONUŞMAKTAN ÇEKİNİYOR”

Kim konuşacak dedi mi herkeste bir panik oluyor. Korkma sen üstüne git, zaten herkes geri çekiliyor. Tabi bunları zamanla öğreniyorsun.

“NE HOCASI OLDUĞUM DA BELLİ DEĞİL…”

Ben etrafımdaki herkese abi derken bana abi demeye başladılar. Önce şöforler başladı abi demeye, sonra bana baba diye hitap edildikten sonra, ben bu işin sonu nereye doğru gidiyor derken,  okulda derse başlamamla birlikte hoca diye seslendiklerinde sevindik. Ama hoca hoca diyorlar, bu ne hocası da belli değil… (gülerek anlatıyor Ahmet bey bu kısımları)

Bir işe çok emek verip, yine de o işte istediğimiz sonucu alamıyorsak eğer hangi noktada vazgeçmeliyiz?

Kendini eğer çok sıkmazsan, hayatın doğru yöne akacak. Algılarınla bir yöne gideceksin zaten ve burada sen kendini bulacaksın. Mesela sen asker çocuğusun asker olacağım diyorsun, bırak kendini belki de senin askerlikle ilgin bile yok. Ben mesela bir ara inşaat mühendisi olacağım dedim. Annem o zaman sen mi olacaksın, peki dedi inanmadı. Hadiseler öyle bir gelişti ki ben inşaat mühendisi olmak için zorlarken o dönem istemeye istemeye bir yere düştük ve orada kendimi buldum. Hep böyle zorluyorsun olmadığın şeye ve bıraksan oraya gideceksin. Eğer bir iş gerçekten olmuyorsa, başka ne olur diye bakmak lazım. Mesela bir çalışan çalıştığı yerden çıkarılıyor, çıktığı zaman yine o işi arıyor. Halbuki onun için daha iyi olan başka bir şeye baksa, onun için de daha iyi bir yere gidecek.

Çevrenizin bütün baskılarına rağmen ortaya koyduğunuz en büyük başarınız?

Twitter’ı bir başarı olarak görüyorum ve baya uğraşıyorum burada insanlara faydalı olabilmek için. Twitter’da paylaşımlara neden başladım? İnternet uzakları yakınlaştırdı, yakınları uzaklaştırdı. Meksika’daki bir adamla kanka oluyorsun, buradaki komşunu tanımıyorsun. Sanal dünyada yaptığımız sohbeti dış dünyada da gerçekleştirelim diye Twitter sohbetleri buluşmaları gerçekleştirmeye başladım. Sonra da ya 1000 kişi gelirse ne yaparım diye düşündüm kendi kendime. 7 kişi geldi ilk buluşmaya o zaman. Dijital dünyada bir etkinlik başlatıp, orayı harekete geçirmek çok zor. İnsanları kendi haline bırakırsan ve kural koymazsan çok güzel buluşmalar gerçekleşiyor. Ve herkes bizim toplantılarımıza karşılıklı sevgi ortamı olduğunu bildiği için geliyor, yoksa devam etmez.

hakanakar-ahmetdurul2

“SİSTEM MUTSUZ OLMAMIZ ÜZERİNE KURULU”

İnsanoğlu neredeyse her şeyin çaresini buldu ama bir türlü mutluluk konusunda sürekliliği sağlayamadı. Neden mutlu olmayı beceremiyoruz?

Bir kere sistem mutsuz olmamız üzerine kurulu. Mutluluk nedir; bulunduğun halden mutlu olmak ve bunun başka bir türlü olmasını istememek. Edison diyor ki; “Bana her şeyden mutlu olan bir adam göster, ben orada bir başarısızlık göstereyim”.

Şu andaki benliğinize kavuşmanızı sağlayan en önemli şey ne oldu?

Evindeki hazineyi görmek için dışarıya gitmen gerekiyor. Gideceksin ve sendeki hazineyi öyle öğreneceksin. Benimde böyle oldu. Batı dillerini öğrenmemle Amerika’ya, Çin’e, Hindistan’a ve tekrardan buraya geldim. Yunus Emre, Mevlana’yı okumasam ve bu birikimim olmasa bunları anlamazdım. Benim bir hocam olmadı ama iyi ki de olmadı diyorum.

İnsanlar neden bu kadar çabuk vazgeçmeyi seçiyor?

Bir köye bir ermiş gelmiş. Herkes toplanmış, dinlemişler adamı. Üçüncü gün adam hala konuşunca birisi gelmiş ve sormuş; “Hemşerim dinleyen yok ne konuşuyorsun?” sorusuna cevap olarak; “Ben kendime konuşuyorum. Konuşmazsam değişeceğim.” demiş. Başkalarını ikna etmeye çalışırken aslında kendini de ikna ediyorsun.

Biz devamlı değişiyoruz. O değişim içerisinde kendini tanısan zaten yoksun. O değişime kaptır kendini ve git. O senin için yapılması gereken olduğu için bazı şeyleri yapıyorsun. Allah diyor ki; “Keşke onu yapmasaydım diyorsun, peki o zaman ölme. ”

Yaptığınız paylaşımları sıkı bir şekilde takip eden okuyucularınız için bize yazmış olduğunuz “Göle Atılan Taşlar” ve “Kovadaki Okyanus” kitaplarınızdan bahseder misiniz?

Bir takım malzemeyi toparladım ama bunları nasıl bir araya getireceğime karar verememiştim. Herkes kitap yaz diye ısrar ediyordu o zamanlar. Kitap yazamıyorum çünkü 15 sayfada bitiyor. Nasıl yazacağım diye düşünürken bir arkadaşımın evinde içinde su dolu İngilizce bir şeyler yazan bir şişeye rastladım.  Arkadaşıma sorduğumda yurtdışında buna büyük okyanus diyerek içini okyanus suyuyla doldurup sattıklarını söyledi. Bu su tekrar okyanusa gitmek için harekete geçsin diye düşünerek “Kovadaki Okyanus” kitabımı yazdım.

Aslında biz hepimiz dalgalarız. Adamın biri oturmuş soruyor; “Siz nesiniz?” diyor. “Kör müsün? Biz dalgayız” diye cevap veriyor. Bir tanesi “sen nesin” diye sorulunca; “Ben okyanusum” diye cevaplıyor. Yazdığım kitapta çok sembolik bir tasavvuf anlatımı var. Esasında bütün dinlerin mistik bakışı birleşiyor. Bir dağda bir sürü nehir vardır ama aşağıda hepsi aynı yerde birleşirler.

İnsanoğlu kafasının içinde her şeyi başarıyor ama harekete geçmekte neden bu kadar yavaş kalıyor?

‘Ben davası’ yanında korkuyu getiriyor. Esasında korku insanoğlu için biraz yararlı da… İnsanı uyanık tutuyor ve tedbir almaya götürüyor ama paralize de ediyor. “Onu aşamam, rezil olurum” gibi düşüncelerin kafasında dönmesine sebep oluyor. İnsanoğlu hep mutlu olmak istiyor. İmtihandan korkuyorsun çünkü kalırsan başaramamış ve mutsuz olacaksın. İnsan başarısızlıklarını ve yetersiz olduğu noktaları severse eğer daha mutlu olabilir. Hep anlattığım bir şey var; “Hayal et ve önündeki işi en iyi şekilde yap. Sana o anda gideceğin yol açılıyor. Sen bilmiyorsun ama yol senin istediğin yere götürecek.”

Peki neden bu kadar ‘çok yoğunuz’ ve bu kadar çok bahanemiz var?

Bir insan eğer bir şeyi yapıyorsa senin de onu başarabilmen lazım. Deha ile normal insan arasındaki fark sadece zaman farkı. Bir dahi çocuk kemanı alır ama bilmez nasıl çalınacağını. Gösterirler ve sonrasında çalmaya başlar. Ama normal bir insan için örnek veriyorum 5 yıl gerekir iyi çalması için ama sen 5 yıl çalışırsan eğer bir deha kadar iyi çalarsın ama 5 yıl iyi bir şekilde çalışman lazım.

 “EN BÜYÜK BAŞARI MUTLU OLMAK”

Özetle söylemek gerekirse mutlu ve başarılı olmanın sırrı ne?

Başarıyı hep yanlış yerlerde arıyoruz. Her zaman anlattığım bir hikaye var; “Hoca lambanın altında bir şeyler arıyor. Hocaya soruyorlar ne arıyorsun, yardım edelim diyorlar… Kapının önünde anahtarımı düşürdüm de onu arıyorum diye cevaplıyor hoca. Ama kapı orada, sen burada arıyorsun diye cevaplıyorlar. Hocanın cevabı ise orası karanlık, burası aydınlık oluyor”.  Biz mutluluğu lamba ışığının altında arıyoruz ama mutluluk ve başarı başka yerlerde… Bizler dış dünyadan bunları elde etmeye çalışıyoruz. Halbuki mutluluk dışarıyla ilgili değil, tamamen içsel bir olay.

Mutluluk senin başına gelenler değil, senin başına gelenleri nasıl kabul ettiğindir.  Dışarıda yağmur yağınca bir adam; “Hava ne kadar kötü bugün” diyerek sızlanıyor. Öteki adam ise yağmurun altında dans ediyor.  Aynı yağmur birisini ıslatırken, diğerini ise mutluluktan dans ettiriyor. Özetle en büyük başarı mutlu olmak. Çünkü hayata yaşamak için geliyoruz.

Bu keyifli sohbeti okuyanlara son olarak vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Bıraksınlar ve hayatı yaşamanın keyfine varsınlar. 30 yaşında 10 bin gün yaşamış oluyorsun. Sen 10 bin gün mü yaşadın yoksa 1 günü 10 bin defa mı yaşadın? Bu soruyu kendine sorman lazım. Zaman geçiyor ama onun ne kadarını yaşadığını iyice düşünmen lazım. İnsanlar 20 yaşında ölür, 80 yaşında gömülür diye bir söz var. Arada geçen o devri yaşadın mı? Peki sen buna gerçekten yaşamak diyor musun içinden? Nasıl yaşayacağız diye soracak olursan; “Yaşamayı ve hayatı sev!” diyorum son olarak.

Hakan Akar
www.hakanakar.net